Paris’te 3 gece 4 gün: 2.gün

Notre-Dame Katedrali

Ve Paris’te 2.gün sabahımıza klasik bir Fransız kahvaltısı ile başlıyoruz. Kruvasanlar, bagetler, peynir çeşitleri ve kahve.. Güzelce enerjimizi topladıktan sonra tekrar düşüyoruz yollara. Bugün hedefimizde Notre-Dame Katedrali, Pont Alexander III köprüsü, Grand Palace, Petit Palace, Luxembourg bahçesi ve Moulin Rouge var. Notre Dame kathedrali Fransız hristiyanlık tarihinin en önemli simgelerinden biri. “Ile de la cité” adasında, yani Paris’in ilk oluşmaya başladığı “Şehir adası”nda yer alıyor. Notre Dame katedrali Fransız gotik mimarisinin de en eski örneklerinden biri. Temeli 1163 yılında atılan, 1345 yılında ilk versiyonu tamamlanmış olan katedralin, yıllar geçtikçe son haline gelişini anlatan panolar da içerisinde yer alıyor. 1790 yıllarında Fransız ihtilalinin kutsal yapılara verdiği zarardan yıkılmadan kurtulmuş olsa da, kutsal imgelerin zarar görmesi sonucu 1845 yılında tekrar köklü bir restorasyon geçiriyor. Ve yıllar boyunca günümüze kadar restorasyonu devam ediyor. Biz pazar günü gittiğimizde pazar ayinine denk geliyoruz ve katedralin büyülü ortamında biraz vakit geçiriyoruz.

Pont Alexander III Köprüsü 

 Katedralde vakit geçirdikten sonra, Sen nehrinin kenarından Pont Saint-Michel, Pont Neuf, Pont des Arts, Pont du Caroussel, Pont Royal, Pont de la Concorde köprülerini geçerek meşhur Pont Alexander III köprüsüne ulaşıyoruz. Ama öncelikle Pont Neuf köprüsündeki aşk kilitlerine uğrayıp bir tane de biz eklemeyi unutmuyoruz:) Sen nehri kenarında bir çok ressam kendi çizdikleri Paris manzaralarını da içeren hediyelikleri tezgahlarında satışa sunuyorlar. Bu resimlerin bazıları ünlü ressamların tablolarının ufak birer kopyası. Biz de buradan Van Gogh’un “Café Terrace at Night” tablosunun bir eskizi olan magneti ve güzel bir Paris manzarası parşömeni alıyoruz. Sayfanın en sonunda aldığımız magneti görebilirsiniz. Eski gemilerden oluşan kafeler de Sen nehrinin kenarını süslüyor. Uzun süredir yürümenin verdiği yorgunlukla, biz de bu kafelerden birinde mola veriyoruz. Sen nehrinin de tadını çıkarmak lazım değil mi:) Pont Alexander III köprüsüne ulaşmadan önce yol kenarında Orsay müzesini de görüyoruz, köprüden geçtiğimizde de Grand Palace ve Petit Palace bizi karşılıyor.  Buradan tekrar köprüden öbür tarafa geçip Musée de l’Armée yönünde yürüyerek ara sokaklara giriyoruz. Hedefimiz Luxembourg bahçesine ulaşmak.

 

Pont Neuf köprüsü aşk kilitleri

Sen nehri kenarında bir cafe

Jardin du Luxembourg (Lüksemburg Bahçesi)

Luxembourg bahçesine giderken girişe yakın bir pastaneden birkaç farklı çeşitlerden oluşan makaronlar alıyoruz. Paris’teki bahçelerde yuvarlak alanlı bir yeşillik veya göl kenarı olsun farketmez, kenarlara dizilmiş sandalyelerde oturup vakit geçirebiliyorsunuz. Çocukları ile gelenler, kitap okuyanlar, uyuyanlar mı dersiniz, kısacası insanlar hava güzel olduğunda buralarda vakit geçirmeyi seviyorlar. Biz de hemen ortama uyum sağlayarak gerçek bir Parisian gibi (Paris’te doğup yaşamış biri gibi) keyif yapıyoruz:) Luxembourg bahçesi inanılmaz büyük. İlerledikçe bizi daha da güzel sürprizler karşılıyor. Yuvarlak bir çardağın altında, eski zaman kıyafetleri ile vals yapan bir grup insan mesela. Yaşlılar sandalyelerde oturarak izlerken, biz de ayakta bu coşkuya eşlik ediyoruz. Bahçe, uzun süre vakit geçirip keyif yapmak için ideal, zaten insanlar da bu güzel havada çimlere yayılmış sandviç ve içecekleri ile anın tadını çıkarıyorlar.

 Jardin du Luxembourg 

Shakespeare and Company

Luxembourg bahçesinde epeyce vakit geçirdikten sonra meşhur Shakespeare and Company kitapçısına doğru yola çıkıyoruz. Burada takip ettiğimiz yol bizi Sorbonne üniversitesinin kenarından, üniversite duvarlarını geçerek, kitapçıya ulaştırıyor. 1919 yılında, yani yaklaşık 100 yıl önce açılmış bu kitapçıyı çoğumuz Before Sunset, Julie&Julia ve Woody Allen’ın Midnight in Paris gibi filmlerden biliriz.  İçeriye girdiğinizde sizi eski çağlardan kalma özelliğini korumuş eski bir kitapçı karşılıyor. Duvar boyunca raflar, asma katlar ve o küçücük alanda alabildiğine kitap.. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Kapısında ise indirimli kitaplar var ve size özel ingilizce şiir yazan genç biri oturuyordu biz gittiğimizde. İsterseniz, kendi belirleyeceğiniz bir ücret karşılığı ona şiir yazdırabiliyordunuz. Kitapçının çevresindeki restoranlarda ise tam bir ortaköy havası hakim, neden derseniz, kapıda duran menüye göz gezdirdiğiniz anda bir garson gelip sizi içeri çekmeye çalışıyor. Biz de burada La Bucherie pizza restoranında öğle yemeğimizi yiyoruz ve en yakın metro durağından metroya binip biraz dinlenmek için otele doğru yola çıkıyoruz. Kilometrelerce yolu yürümek elbette arada dinlenmeyi de gerektiriyor:)

Moulin Rouge

“Paris’te 3 gece 4 gün: Yola çıkıyoruz” yazımda da belirttiğim gibi biz bu seyahatimizde Clignancourt bölgesinde bir otelde kaldık. Gece yürüyüşe çıkıp yakında birkaç yeri daha görelim dediğimizde, Moulin Rouge’a yürüyebileceğimizi görüyoruz. Ve yola çıkıyoruz. Clignancourt’tan Montmarte’ye yürürken yol üzerinde gençlerin takıldığı birçok kafe var. Uzun merdivenlerden çıkıyor, iniyor ve Moulin Rouge’un olduğu sokağa varıyoruz. Aslına bakarsanız burası enteresan bir cadde, ancak gece buranın ışıklı halini fotoğraflamak güzeldi.

Dönüşe geçtiğimizde biz de bir kafede oturup birşeyler içmeye karar veriyoruz. Siparişi verip beklerken bardak altlıklarında Amélie filmindeki Amelie’nin saç kesimiyle birleştirilmiş bir tasarım dikkatimiz çekiyor. Biz dışarda oturduğumuz için başta ilgimizi çekmese de içeriye dikkatli baktığımızda buranın filmin çekildiği kafe olduğunu görüyoruz. Şans eseri buraya gelmiş olmanın verdiği mutlulukla civarda başka nereleri görebiliriz diye hemen bir araştırmaya girişiyoruz. Filmi izleyenleriniz bilir, kafe, metro, atlı karınca sahneleri can alıcı sahnelerdir. Gece, kafe ve metroyu gördükten sonra, son günkü Montmarte gezimizde diğer sahnelerin çekildiği yerleri de görüyoruz.

  Amelie’nin kafesi

“Paris’te 3 gece 4 gün: 3.gün” yazısında görüşmek üzere!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.