Lüks Şehir : Lüksemburg!

 

Blogumda ilk gezi rotamız : Lüksemburg!

Bunun devamında Strasbourg, Paris, Colmar, Heidelberg, Köln, Konstanz, Mainz, Basel, Zürich gibi 9 ay içerisinde gezdiğimiz tüm şehirleri ve gezi planlamamızı sizinle sıra ile paylaşacağım. Ama önce Lüksemburg’da bir günde nereler gezilir sorusuna yanıt bulacağız:)

Biz Lüksemburg gezimizi Mayıs ayının sonunda yaptık. Saarbrücken’den Lüksemburg’a gün içerisinde sürekli sabah ve akşam olmak üzere shuttle servisler oluyor. Yaklaşık 1,5 saat süren bu yol gayet keyifli yemyeşil bir doğa içerisinde geçiyor. Aslına bakarsanız Avrupa’da seyahat ettiğinizde bu görüntü bir süre sonra hiç de yabancı gelmiyor. Çünkü her yer alabildiğine yeşil 🙂 Biz ilk yolculuğumuzda DB (Deutsche Bahn) ofisine giderek tren bileti almak istemiştik, ancak bizi Emile Weber’in shuttle otobüslerine yönlendirdiler. Sonrasında işe giderken ve dönerken farkettik ki Lüksemburg’a gitmek için en doğru yol bu.

Lüksemburg’da ana istasyonda indiğimizde bizi mükemmel bir yapı karşıladı. Ana istasyon (Place de la Gare) geleneksel Moselle Barok stilinde 1859 yılında inşa edilmiş, şu anda da aslına uygun restore edilmiş hali ile tüm görkemi ile sizi karşılıyor. İndikten sonra ilk işimiz tabiki de navigasyonu kullanarak merkeze giden yolu çizdirmek oldu. İlk seyahatimizden beri gitmeden şehri ufak bir araştırıp sonrasında içinde kaybolmayı seçiyoruz. Sırt çantalarımız sırtımızda tabana kuvvet!

Petrus vadisine tepeden bakış

Ana istasyonu tarihi şehre bağlayan yola giderken inanılmaz yüksek viyadüklerden geçiyorsunuz ve aşağıya bakmaya bile korkuyorsunuz. Bu yolun yan duvarlarının yarısı teller ile çevrili ancak kendinizi güvende hissetmeniz için pek de yeterli değil, eminim buradan geçen herkesin aklından, aman ayağım kaymasın düşüncesi geçiyordur. Yolu geçtikten sonra sağ taraftan devam ettiğinizde sizi mükemmel bir manzara karşılıyor. İki katlı olan bu şehre tepeden bakıyorsunuz. Şehir bu vadinin etrafına kurulmuş. Vadiden “Casemates du Bock” yani kayaların içerisine oyulmuş sığınaklar ve tünellerin olduğu jeolojik yapıları rahatça görebiliyorsunuz. İlerleyen yol sizi “Le Chemin de la Corniche”ye ulaştırıyor. Burası tepeden vadiyi izlemek için en güzel nokta. 

Lüksemburg’un merkezinde yer alan bu vadi, 2.dünya savaşı zamanında korunaklı bir bölge olma özelliğine sahip. Biz sabah 9 civarı şehirdeydik ve kimse yoktu. Bol bol fotoğraf çekip tadını çıkardık. Buraya kadar gelmişken 963 yılında inşasında başlanmış olan bu kaleyi, UNESCO dünya mirası listesindeki yer altı tünellerini ziyaret etmemek olmazdı diyor ve biletlerimizi alıyoruz (tam bilet 5-6 euro civarı olması gerek). Bu yer altı tünelinde cep cep yapılmış bölmelere, eski havan toplarına, dipsiz kuyulara rastlıyoruz. Kalenin 1867 yılında yıkılmasından sonra, ilk yapıldığında 23 kilometre olan tünellerin 17 kilometresi korunabilmiş. Tavan oldukça basık ve sık sık dar ve yarım merdivenlerden inip çıkarak dar yollarda ilerlemeniz gerekiyor. İşin biraz can sıkıcı olan kısmına gelirsek; bazı bölgeler iyi aydınlatılmamış ve çok fazla çıkmaz yol var. Biz ve bizimle birlikte 3 kişi daha yolumuzu kaybettik içeride. Bunun sebebinin de “Sortie” yani çıkış işaretlerinin yetersizliği olduğunu düşünüyorum. Bir rehberle bu gezinin çok daha yararlı geçeceğine inanıyorum. Ve kapalı alan korkusu olanlar da bu alana girmeden önce bir kere daha düşünmeliler.

Mağaranın içerisinden vadiye bakış

 Lüksemburg kalesi

Mağaranın içerisinde iyice serinledikten sonra bir sonraki durağımız tarihi şehir oluyor. Buraya “Cathedrale Notre Dame” ve “Grand Ducal Palace (Büyük Dük Sarayı)”ı görmek için geliyoruz. Meydanda cumartesi günü bir pazar bizi karşılıyor. Ufak sevimli bu pazarda sebze, meyve, peynir gibi şeyler satılıyor. Hemen yanında bir kafeye oturuyoruz. Garsonlar çok kibar ve genellikle fransızca konuşuyor, servis elbette ki yavaş. Almanya’da yaşamaya başladığımızda bize çok sinir bozucu gelen bu yavaşlığa artık alıştık diyebilirim. Cappuccino siparişi veriyoruz ve yanında ikram olarak gelen minik ve lezzetli Croissant ve çikolata ile keyfimiz yerine geliyor. Oturduğunuz yerden insanları gözlemlediğinizde aslında buranın zengin ve refah düzeyi yüksek bir şehir olduğunu da anlayabiliyorsunuz.

Günün geri kalan kısmında Notre Dame katedralini ve Dük’ün sarayını da ziyaret ediyoruz. Grand Dual Sarayın içine girmiyoruz, kapısında sürekli nöbet tutan askerler var. Sarayda devlet işleri yürütülüyor ve resmi davetler gerçekleştiriliyor, bu sebeple de yılın yalnızca belli dönemlerinde ziyaretçilere açık oluyor.

 

Cathedrale Notre Dame

 Grand Ducal Palace

Lüksemburg’da biz neleri sevdik?

  • Bizim gittiğimiz cumartesi, ING Bank’ın organize ettiği bir festival vardı. Müzik ve eğlence gün boyu devam etti. Ama edindiğim izlenim, şehrin normal zamanda sessiz ve huzurlu bir yer olduğu yönünde.
  • Garsonlar da dahil herkes sizinle çekinmeden ingilizce iletişim kurabiliyor. Almanya’da genelde tercih etmedikleri için bu bize fazlasıyla iyi hissettirdi.
  • Şehrin atmosferi ve insanlarını da sevdik.
  • Viyadüklerden oluşan bu şehirde kendinizi iki farklı dünyada gibi hissediyorsunuz. Şehrin tarihi ve modern yüzünü iç içe görmek gerçekten ilginç bir deneyim oluyor.

Lüksemburg’da neleri pek de sevmedik?

  • Şehri bir rehber eşliğinde gezmediğinizde, panolardan edindiğiniz bilgiler yeterli olmuyor. Bu yüzden de rehberli bir tura katılmak en iyisi gibi gözükse de 3 saatlik bir tur için 15 euro ödemeniz gerekiyor. Bunun yerine tarihi açıklamalar olan panoların (örneğin saray girişi gibi içine giremediğiniz yerlerde) daha çok bulunmasını isterdim. Veya gitmeden önce güzelce tarihini okumanızı öneririm.
  • Biz aynı zamanda “The National Museum of History”yi de ziyaret ettik. Fakat normalde müze gezmeyi sevdiğimiz halde bu müzeyi biraz boş ve sıkıcı bulduk. Onun yerine şehirde ve tarihi bölgelerde daha çok vakit geçirmek daha yararlı olacaktır.

Unutmadan, Lüksemburg’u gezmek ve keşfetmek için bir günü dolu dolu orada geçirmek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Bir sonraki gezi yazısında görüşmek üzere!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.